Evren, rastgele savrulan parçacıklar yığını değil; her bir atomun diğeriyle "alma ve verme" yasası üzerinden konuştuğu, devasa ve canlı bir organizmadır. Kadim metinler bize hatırlatır ki; Doğa (Teva) ve Tanrı (Elohim) sayısal ve özsel olarak birdir. Bu özdeşlik, doğaya karşı yapılan her eylemin, aslında varoluşun en yüksek kanununa karşı yapıldığını kanıtlar. Bu nedenle doğaya karşı işlenen her suç, ilahi sisteme karşı işlenmiş sayılır.
Doğanın işleyişi, duyabilen kulaklar için muazzam bir senfonidir. Kişi içsel gelişimini tamamlayıp bencilliğin ötesine geçtiğinde; ilahi senfoniyi, yani doğanın o büyük hayırsever planını duymaya başlar. Ancak bugün insanlık, kozmik radyo frekansından kopmuştur. Kendi gürültüsüne boğulan insan, doğanın ritmini duyamadığı için onunla çatışmaya girer. Savaşlar, sosyal ve ekonomik krizler, salgın hastalıklar, seller, orman yangınları ilahi senfoninin bozulmuş notalarıdır. Melodi sustuğunda, kaos başlar. İnsanlık kendi içindeki müziği kaybettiği için, dış dünyasındaki doğa da hırçınlaşmaktadır. Bir mahallede yaşayan köpeklerin saldırgan ya da uysal olması dahi orada yaşayan insan topluluğunun yansımasıdır.
Tüm çevresel felaketler; doğanın dengesinin ihlal edilmesinin sonucudur. İlahi sistemin en üst ve en bilinçli basamağı olan insan, kendi bencil arzularıyla sistemi bozar. Bozulma yıkım olarak tezahür eder. İnsan seçimiyle karşı karşıyadır; sisteme uyum sağlamak ya da bencil arzularını (egoizmini) merkeze koymak... Ne var ki insan bu devasa sistemin en bilinçli basamağı olmasına rağmen, modern dünyada kendi varlığını sistemin geri kalanından kopuk, bağımsız bir ada gibi görmeye başlamıştır. İşte bu yanılsama, bencilliğin sınır tanımaz yükselişi ekolojik krizlerden sosyal çöküşlere kadar yaşadığımız tüm felaketlerin ana kaynağıdır.
Örneğin ekolojik kriz; sadece karbon salınımı veya plastik atık meselesi değil, ruhsal bütünlüğün dışa vurulan parçalanmasıdır.
Doğa felaketleri; insanlık ile doğa (Tanrı) arasındaki bağın kopuşudur. İnsanın iç dünyasındaki hırslı dalgalanmalar ise ekonomik uçurumlar ve küresel ısınma sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Buzulların erimesi fiziksel ısınmadan ibaret görünse de, insan kalbindeki soğumanın ve insanlığın birbirine karşı yabancılaşmasının doğadaki zıtlık etkisidir.

İçinde bulunduğumuz çağın görevi, sadece dışsal önlemlerle (karbon kotası, geri dönüşüm vb.) sınırlı kalamaz. Bunlar semptomları dindirir; hastalığı iyileştirmez. Asıl çözüm, son nesil olarak adlandırılan bilincin; yani tüm parçaların birbirine bir bedenin uzuvları gibi bağlı olduğunu idrak eden topluluğun doğuşundadır.
Kapıya ayağımızı çarptığımızda tüm bedenimizin acıyı hissetmesi gibi, tüm insanlık da tek bir bedendir ve kilometrelerce ötedeki yıkımların acıları bizden bağımsız değildir.
İlahi sistemin kanunu sert ama adildir. Bireyin doğaya attığı her plastik atık ya da beslediği her nefret dolu düşünce, sistemin tamamında titreşim yaratır. Çözüm, teknolojik atılım zannedilse de, bulunduğumuz çağda teknoloji ilerledikçe insanlık daha en ilkel savaşma duygusundan vazgeçememiştir. İnsan, doğasını "alma" arzusundan "verme" arzusuna doğru akort etmelidir.
Altın Çağı, gökten inecek mucizede aramayı bırakıp doğanın frekansına yeniden uyumlanmamız gerekmektedir. Eğer insan, başkalarına ve doğaya verdiği zararın aslında doğrudan kendisine verildiğini anlayabilirse, sistemdeki çatlaklar kapanmaya başlayacaktır.Aynı dünya gemisinde yolculuk ediyoruz. Başkasının oturduğu yeri delmeye devam edersek en nihayetinde gemi su alacak ve hep birlikte batacağız. Ya "bir vücudun parçaları olma" yasasına gönüllü olarak uyum sağlayacağız ya da doğanın felaketleri bizi dengeye zorla getirecek. Bu yüzden bir an önce karşılıklı sorumluluğumuzun farkına varmalıyız. Kaostan düzene doğru yol almalıyız.
Kendi içimizdeki melodiyi yeniden duyduğumuzda dış dünyanın iklimi de ruhumuzun baharına eşlik edecektir.
Doğa yeşerecek, toprak çiçeklenecek, göğün nefesi temizlenecek, okyanuslar durulacak, insanlık kaybettiği huzuru ve sevgiyi bulacaktır. Çünkü dışarıda gördüğümüz dünya, içerideki niyetin sadık bir aynasıdır.
Doğanın yasaları ile sistemin yasaları arasında hiçbir ayrım yoktur.
Unutmamalıyız ki; biz evrenin sadece izleyicileri değil, her bir zerresiyle titreşen bizzat kendisiyiz.
Biz doğayız...
Doğa biziz...
Evrenin kendini seyrettiği göz
Ve kendini duyduğu muhteşem senfonisiyiz..!
Gülnaz YILMAZ OLGUNCAN












