Günleri öylesine hızlı yaşıyoruz ki, bir rüya gibi geçip gidiyor. Her gün başlı başına ayrı bir koşuşturma, her gün ayrı bir telaş; hafta sonları, ay başları, tatiller, izinler, ödemeler, faturalar derken düşünecek ve kendimizi dinleyecek zamanımız dahi yok.
Güncel olaylar her gün değişiyor. O kadar hızlı tüketiyoruz ki her şeyi, değerini bilmeden, farkına varmadan kaybediyoruz. Bu koşturmada bizim dışımızda gelişen birçok şey bizi ilgilendirmez oluyor. İçinde bulunduğumuz anı dahi unutup bir yarıştaymış gibi gözü kapalı koşuyoruz. Bu hızın içinde birçok şeyi göremiyor, birçok şeyin de farkına varamadan geçip gidiyoruz. Hayatın sonu sanki çok çok uzaklardaymış gibi, hayat sonsuzmuş gibi her gün koşturuyoruz. Kundaktan kefene kadar geçen zamanda durmak yok dediklerini gün gün yaşıyoruz...
Şimdi biraz düşünelim!
Zaman hepimiz için aynı mıdır?
Bizim için hızla geçen zamanı bir hastane penceresinden dışarıda yağan yağmuru seyreden birisine sorsak ne söyler acaba? Ya da yetim kalmış, yarı aydınlık odalarda sıcak aile yuvasından uzakta büyüyen çocuklara sorsak, ne derler? Yavrusunu yitiren bir anneye sorsak bu telaşı acaba ne yanıt verir bize? Bizim için hızla geçen zaman, oralarda da aynı hızla mı geçiyordur?
Bazen beklediğimiz güne bir an önce kavuşmak için zaman geçse deyişimiz, bazen de zamanı durdurma telaşımız aslında aynı şey, değil mi? Oğluyla asker avlusunda görüşmedeki bir anne ile az sonra kalkacak otobüsü bekleyen birinin yüreğindeki ağırlık arasındaki fark nedir? Mezarlık bekçisinin içinde bulunduğu sessizlik ile hediye paketlerini bir yerlere yetişme telaşı birbirine ne kadar uzak?
Ayrıntıları göremiyoruz.
Hayatı sonsuzmuş gibi koştururken bu mümkün değil zaten. Bu kadar dramlar yaşanırken, bu kadar yoğun işlerimizin arasında kendi içimizdeki sorunları çözmeden başkalarını görmek, kendi dar düşüncemizle sadece çok sevdiğimiz insanları düşünürken başkalarını görmek kolay mı?
Gözü kara aşığın sevdiği kızı sadece kendisi için yaratıldığını düşünüp, sevgisini kaybedince yol ortasında işlediği cinayetin bitmeyen hüzünlü öyküleri gibi karmakarışık bir yaşamın içindeyiz.
Aslında ne kadar küçük değil mi, kendi içimizde yarattığımız dünyamız. Hele hele az gelişmiş yanımızla kendimizi “bir şey” sanmamız…
Zamanla ne değişti?
Zamanla her şey hızla değişirken tanıdıklarımız artsa da özel dostlarımız hep azaldı. Ne kadar çok kazanmaya başlasak ta bir o kadar da cimri olduk. Ya da bazı şeyler şekil değiştirdi. Dost gibi görünüp de dost olmayan insanlar hayatımızın büyük bir bölümünü kapladı. Hepimiz çıkarcı ve ikiyüzlü olup suçu zamanda bulduk. “Zaman değişti” dedik. Mesela eski bayramlar böyle miydi, diye sitemle sorarken kendi çıkmaz sorularımızda kendimiz yanlış cevaplar bulduk. Böyle değildi eski bayramlar çünkü şimdi o insanlar yok. Zamanın suçu yok ki, değişen insanlar oldu. Eski insanlar yok ki, eski bayramlar olsun.
Sevgiden uzak geçen her gün kayıp gündür aslında...
Ve ne kadar çok yaşasak da, her ne yapsak da sonuç hep aynı olacak…
Oyunun sonunu merak etmeye gerek yok, son perdeyi hepimiz biliyoruz.
Çünkü bütün yolculukların son durağı hep aynı han…
Gün gelecek aynı handa buluşacağız, başka han yok...
İnsan sadece içinde yaşadığı ortama uyum sağlamaya çalışıyor. Geçmiş ya da gelecek zaman bir şey ifade etmiyor!
Ne kadar zaman geçerse geçsin, hep hayat sonsuzmuş gibi her gün koşturmaya devam edeceğiz.
Beklenmeyen bir anda o yaşam bitecek!
O son gün geldiğinde her şey yalan olacak, hiçbir şeyin kıymeti değeri kalmayacak her şey anlamsız olacak.
O gün hesaplar, planlar hep yarım kalacak.
Erken ölüm dedikleriyle gerçekle tanışacağız!
Ve hayat, hepimizi iki metre bezle yolcu edecek![Aşk Yazarı Mustafa E. Çifci ®- Mart 2001]












