Bir kitabı okurken aklıma hep şu soru gelir; yazarın o satırları yazarken, yüreğinden neler geçti?
Hangi acısını, hangi yalnızlığını kendi iç dünyasında yaşadı.
İçindeki duygularının ne kadarını aktarabildi?
Bunları hiç bilmeyiz.
Sanat, insanın kendisiyle ve insanlarla çoğalmasıdır.
Yazar: öncelikle kendi iç dünyasını yazar.
Yazar, kendi acısını gözyaşıyla yazmış olabilir ama o eser bir başka yerde, bir başka zaman diliminde eğlence olarak da kullanılabilir.
Düğünlerde oyun oynanıp halay çekilen bir çok türkü vardır bu şekilde…
*
Bir eserin derinliğini biz kendi derinliğimize göre algılarız!
Sanatçının anlatmak istediğini değil!
Eserin sahibi kendi acısıyla yazmıştır, biz okurken eser sahibinin acısını değil, kendi acımızı duyarız. Yazarın acısı umurumuzda bile değildir. Bizi hiç ilgilendirmez.
Yanan yanmıştır zaten.
Biz de kendi acımızla yanar, kendi dünyamıza bakarız.
Çünkü eserin acısı, verdiği duygu bize kendi acımızı anımsatır.
Biz kendi acımıza üzülürüz, yazarın acısı aklımıza bile gelmez.
*
Türküler, şarkılarda böyledir…
İnsan dinlediği bir eserde, okuduğu kitapta geçmiş yaşamından bir kesit bulursa sever.
Bu hep böyledir.
Hiç değişmez.
Hiç şaşmaz!
Bunun farkında bile değilizdir aslında.
Bizim geçmişimizden izler taşımayan, yaşadıklarımızla benzerlik göstermeyen, hayallerimizden uzak olan bir eser ne kadar iyi olursa olsun bizi bağlamaz, biz sevemeyiz. İsterse Dünya çapında kendine yer edinmiş olsun, bizim için bir anlam ifade etmez.
Sevebilmemizin ilk şartı bize benzer olmasıdır.
Havamız olsun diye zaman zaman çok satan kitapları koltuğumuzun altında gezdirsek de okumayız.
Öte yandan şurası da bir gerçektir; müziği her yaştan, her kültürden eğitimi farklı kişiler dinleyebilir ama kitap okumak farklıdır.
Kitaplar müzik dinlemek gibi değildir.
Herkes müzik dinler ama herkes kitap okuyamaz.
Biz şiiri okurken, türküyü dinlerken yazarının değil biz kendi acımızı anımsarız.
Ve canımızı ne kadar çok acıtıyorsa o kadar güzel deriz.
Olayın özü budur! [Aşk Yazarı Mustafa E. Çifci®- 16.05.2025












