Varoluşsal bir ses mi yoksa düşüncelerle olan bir ses midir? Belki de ikisi de olabilir. Varoluş, insanın kendisini ezelden beri sorguladığı kısımdır. Nasıl ve nereden varolduk, nereye gidiyoruz..
Bu sorgulamalar sayesinde pek çok düşünceler gelişti, bir çok soruya da cevap bulundu. İnsanlığın merak ettiği çok az soruya cevap bulunabildi ama daha cevap bulunamayan bir sürü sorularda var. Peki sorulan sorulara cevap bulunan kısmından yürüyelim. Cevaplar bulundukça düşünceler/ fikirler ortaya atıldı. Herkes bir şeyler öğrenmeye, öğrendikçe yeni düşüncelerde türedi. Belki de sessiz dünya, sessiz olmaktan çıktı düşüncelerle yön verilmiş bir dünya oluşmaya başladı. Tıpkı insanın sesi/düşünceleri “başkaldırı”ya dönüşmüş gibi.
Varoluş felsefesinde, insan boşluğa bırakılmış bir bilinçtir. Evren de pek çok yaratılış vardır ama hiç biri insan gibi konuşamıyor. Ses çıkartıyor ama en sonunda yine susuyor. İnsan konuşkan bir varlıktır. Konuşmayı sever, iletişim içindedir. Genel olarak incelendiğinde yalnızlığı seçen yoktur insanoğlunun yaratılışında. Başka canlılara baktığımızda hep dışardan etki ile ses çıkar. Örneğin yaprakların hışırtısı; rüzgar sonucu ile ses çıkar. Ya rüzgar kesildiğinde ya da hiç rüzgar denen etki olmasaydı? O zamanda yine ses çıkabilecek miydi? Bir de hayvanlar üzerinden örnek vermek istiyorum. Hayvanlar da ses çıkartıyor fakat dünyaya yön veren çılgınca fikirleri yok. Sadece kendi dillerin de birbirlerine haber amaçlı sinyal gönderiyorlar. Sonrası yine yok. Bu yüzden insanoğlu düşünebilen ve düşündüğü sorulara cevap verip dünyaya ses veren bir canlıdır, her şeyin sebebini sorgulayandır. Belki de insanoğlu dünyaya uygun bir canlı değildir. Hem yaratılışa ihanet hem de yaratılışın tamamlayıcısıdır.
Bununla bağlantılı olabileceğini düşündüğüm bir İspanyol ressam Francisco Goya’nın gravür olan eserinde ki bir söz geliyor; “Aklın uykusu, canavarları yaratır.” Peki neden bağlantılı olabileceğini düşündüm?
Başta da yazdığım gibi insanoğlu düşünen ve sorgulayan varlıktır. İnsan sorgulamadıkça zihin uykuya geçer. Düşünmedikçe hiç bir şey türetemez. Akıl sustuğunda, karanlık başlar. Cehalet, korku, ön yargı, nefret gibi içinden çıkılmaz bir karanlık oluşur. Bu kötü olan kavramları ise canavar olarak nitelendirilebiliriz. Toplum düzeyinde ise “aklın uykusu” dogmatizmi, fanatizmi, kör itaati temsil eder. Rasyonel düşünce yitirildiğinde “canavarlar” artık bireysel değil, toplumsal olur.
Kısacası bu söz, hem bireyin içsel dünyasına hem insanlığın ortak aklına bir uyarıdır: “Eğer akıl uyursa, insanın içindeki karanlık uyanır.”
Karanlık uyanırsa, ne olur? Geçmişte ve bugünler de olan şeyler: Savaşlar, anlaşmazlıklar ve bunun gibi bir çok şey… İnsanın kendi karanlığını farketmesi mühim bir durumdur. Farketmezsek bu karanlık büyür ve bizi kontrol eder, yani kontrol eden değil kontrol edilen kişiliklere dönüşürüz. Belki de bir çoğumuz kendisini karanlığa bıraktı ve duygularını yöneten değil yönetilen birer kukla gibiyiz.
Sessizlik her zaman huzur olmayabilir, belki aklın ölümünün sembolüdür.
Ece ÇİFTÇİ














